Ana Sayfa | Hakkımızda | Bize Ulaşın | Üye Ol | Haber Arşivi | Sık Kullanılanlara Ekle
HAKKIMIZDA
BİZE ULAŞIN
HİZMETLERİMİZ
PSİKOLOJİK SORUNLAR
 
ÇILGINLIĞIN KIYISINDA YAŞAYANLAR: YARATICI DEHALAR

Psikolog Lewis Terman 1877 yılında Amerika, Indiana’da, çiftçi bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. On dört çocuktan on birincisiydi. Kızıl saçlı ve ufak tefek bir çocuk olduğu için sık sık arkadaşlarının alay konusu olurdu. Ama oldukça parlak bir öğrenciydi. Okula beş yaşında başladı ve altı ay sonra üçüncü sınıfa atladı. Çiftçi çocuklarının yalnızca sekizinci sınıfa kadar okuduğu bir dönemde, yüksek öğrenim görmeye kararlıydı. On beş yaşında Indiana Central Normal College’e girdi. 1905 yılında Massachusetts Wisconsin’deki Clark Üniversitesi’nde psikoloji üzerine doktora yaptı.

O zamanlar, yaşıtlarından önde olan çocuklar anormal olarak görülüyordu. Yavaş olgunlaşmanın daha iyi sonuçlar getireceğine inanılıyordu. Dönemin sloganı şuydu: “Erken olgunlaşan, erken çürür.”

Terman’ın döneminde, “dahi çocuk” olmak kötü bir şeydi. Zamanında kendisi de dahi bir çocuk olan Lewis Terman, “erken olgunlaşan, erken çürür” varsayımını sınamak için bilimsel bir çalışma yaptı. Parlak ve sıradan zekaya sahip çocuklardan oluşan iki grupla yaptığı ilk çalışma, bu varsayımı doğrulamadı. Bunun üzerine Terman, daha ayrıntılı ve uzun süreli bir çalışma planladı. Planladığı çalışmayı 1918 yılında Stanford Üniversitesi'nde yürüttüğü "deha araştırması" ile başlattı.

Dehanın uzun vadede ne gibi sonuçları olduğunu belirlemek amacıyla, 1910 civarında doğan bir grup “Harika Çocuk” bulundu. Çocukların zeka ortalaması erkeklerde 151.5; kızlarda 150.4 olarak saptandı.

Yetenekli çocukların yaşamlarının hemen her yönünü araştıracak ölçümler geliştirildi. Zihinsel başarılarıyla ilgili bilgiler, vücut ölçüleri, tıbbi geçmişleri, muayeneleri, eğitim geçmişleri, eğitimdeki başarıları ve hatta boş zamanlarında yapmayı sevdikleri şeyler kayda geçirildi. Fiziksel ve duygusal gelişimleri, mesleki başarıları, evlilik durumları takip edildi.

Çalışmanın sonuçları, “erken olgunlaşan, erken çürür” varsayımını çürütücü nitelikteydi. Terman'ın dehaları istisnasız olarak ortalama değerlerin üstündelerdi. Fiziksel olarak daha sağlıklı, sosyal ve ekonomik açıdan daha başarılılardı. Psikolojik açıdan sağlıklı ve aile içi ilişkileri de makul ölçülerdeydi. “Cılız, hassas ve sosyal ilişkiler kurmayı başaramayan harika çocuk” imajı yıkılmıştı.

Gruptaki denekler olgunlaştıkça, Terman ve ekibi önemli bir şeyi fark etti. Terman’ın dehaları arasında çok az sayıda başarılı yazar, ressam, müzisyen ve bilim adamı vardı. 1950-1952 yılları arasında 40'lı yaşlarında olan grup üyeleri çarpıcı bir yaratıcılık düzeyi gösteremiyorlardı. İş hayatlarının özeti şöyleydi: Yüzde 45.6'sı çalışıyordu. Bunların yüzde 40.7'si yönetici, yüzde 10.9'u perakende satış işinde, yüzde 1.6'sı tarımda, yüzde 1.2'siyse özel yetenek gerektirmeyen işlerde çalışıyordu. Orta yaşlara kadar takip edilebilen 757 kişiden yalnızca 2'si başarılı bir yazar ve Oscar kazanmış bir film yönetmeni olmuştu.

Terman'ın, (çok yüksek bir zekaya sahip olma anlamında kullandığı) dehanın uzun vadede ne gibi sonuçları olduğunu belirlemek amacıyla 1918 yılında Stanford Üniversitesi'nde başlattığı çalışma, “cılız, hassas ve sosyal ilişkiler kurmayı başaramayan harika çocuk” imajını yıkmakla kalmadı; yaratıcılığın yüksek düzeyde bir zekayla aynı şey olmadığını da gösterdi. Terman'ın bulguları, Kaliforniyalı Psikolog Roger MacKinnon’un 1950 ve 60’larda Mimarlar üzerinde yaptığı çalışma ile de doğrulandı. Bu çalışmada Mimarlar, yaratıcılık temelinde, bilimsel ölçütler kullanılarak “çok yaratıcı”, “yaratıcı sayılır” ve yaratıcı değil” olarak üç gruba ayrıldı. Grupların her biri, birçok farklı zeka testinde neredeyse aynı sonuçları aldı. Fazlasıyla yaratıcı olanlar, olmayanlardan daha zeki değildi. Zekanın yaratıcılıkla bir şekilde ilişkisi vardı, ancak aynı zamanda farklı bir şeydi. Yaratıcı bir katkıda bulunabilmek için, belli bir düzeyde zekaya gereksinim duyuluyordu; ama bir noktada, beyne ait başka bir yeti devreye giriyordu.

TARİH ÖNCESİ ÇAĞLARDAN BUGÜNE YARATICI DEHALAR

Onlar doğuştan gelen özel bir yaratma yetisine sahiplerdi. Başkalarının göremediğini görüp; henüz var olmayanı hayal edebiliyorlardı. Birisi yerden bir taş aldı; taşı yontarak keskinleştirebileceğini gördü. Birisi toprağa ekilen tohumlardan ürün alınabileceğini anladı. Diğeri çakmaktaşlarını birbirine sürterek ateş yakıp yemek pişirebileceğini fark etti. Bir diğeri ise ağır nesnelerin yuvarlak tekerlekler üzerinde taşınabileceğini keşfetti.

Topraktan aldıkları renkleri ne şekilde kullanacaklarını anlayıp, taş duvarın doğal renkleriyle karıştırarak, Fransa, Dordogne’daki Lascaux Mağarası’nda bulunan 17.000 yıllık binlerce zarif hayvan tasvirini yapanlar onlardı.

Güneşin hareketlerini izleyip, yaz dönümünü onurlandırmak için dev kayaları ne şekilde dizeceklerini hesaplayarak, Stonehenge olarak bilinen 5.000 yıllık astronomik ve dini anıtı onlar inşa ettiler.

Mısır’daki piramitleri, Chichin Itza’daki Maya harabelerini, Atina’daki Akropolisi ve Türkiye’deki Nemrut Dağı’nda bulunan dev heykelleri onlar yaptılar.

Mozart, Ludwig von Beethoven, Johann Wolfgang von Goethe, Shakespeare, Leonardo Da Vinci, Mimar Sinan, Van Gogh, Sokrates, Galileo, Kopernik, Kepler, Einstein, Thomas Edison, Isaac Newton, İbn-i Sina, Leo Tolstoy, Voltaire, Dante, Dostoyevski ve niceleri..

Müzik, şiir, edebiyat, fizik, matematik, felsefe gibi tüm alanlara yayılarak, uygarlığımızın gelişiminde önemli katkıları olan bu insanlar acaba nasıl insanlardı?

YARATICI İNSANIN PSİKOLOJİSİ

Psikiyatrist Nancy Andreasen 1938 yılında Amerika, Lincoln'de dünyaya geldi. Anaokulundayken yapılan IQ testinde "dahi" ilan edildi. Yaşıtlarından daha ileri düzeyde olan küçük kızlarıyla gurur duyan ailesi, kadının toplumsal rolü hakkında tutucu görüşlere sahipti. En büyük arzuları, Nancy'nin doğru bir erkeği bulup yuva kurmasıydı. Ancak, küçük Nancy'nin başka arzuları vardı.

Akşam yemeklerinde sorulan, "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" gibi sorulara "Amerika'nın ilk kadın başkanı olmak istiyorum", yanıtını veren Nancy, büyüdükçe farklı seçimler yapmaya başladı: Doktora yapabilir ve bir üniversitede profesör olabilirdi. Bir edebiyatçı ya da şair olabilir; ya da gazeteci olup büyük bir gazetede dış haberler muhabiri olarak çalışabilirdi.

Yirmilerine yaklaştığında ailesinin uyarıları genç Nancy'nin kulaklarında yankılanıyordu: "Nancy doktora yaparsan kimse seninle evlenmek istemez." "George çok hoş bir delikanlı, onunla evlenip yuva kurabilirsin.”

Nancy yoluna kararlılıkla devam etti. Önce Harvard'a, sonra da bir Fulbright bursuyla Oxford'a kaçıp evden ayrıldı. Ardında, gözü yaşlı bir anne bıraktı.

Sonraları Nancy, hem iyi bir anne hem de iyi bir doktor olabildiğini kanıtlayınca, anne ve babası onunla gurur duydu. Ölümünden birkaç gün önce babası Nancy'e şöyle dedi: "Paçandan tutmak için elimizden geleni yaptık ama sen asla vazgeçmedin. Yarışı kazanmaya kararlı genç bir kısrak gibiydin. Her şeye rağmen başardın." Babası Nancy'nin sırtındaki o ağır suçluluk duygusunu işte bu sözlerle kaldırıp attı.

Bilim ve tıbba duyduğu kadar sanata ve edebiyata da ilgi duyan Nancy, doktorasını İngiliz Rönesans edebiyatı üzerine yaptı. Kariyerini tıp ve beyin araştırmalarına yönlendirmeye karar vermeden önce, üniversitelerde İngiliz edebiyatı öğretim görevlisi olarak çalıştı. Shakespeare ve Sofokles'i bilim dergilerini okuduğu kadar zevkle okudu. Tiyatro ve dansa tutkuyla bağlandı. 1940’larda şair Paul Engle tarafından kurulan ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yaratıcı yazarlık alanında doktora derecesi veren ilk program olan Iowa Yazarlar Çalışma Grubu çevresiyle içli dışlı oldu. Yaratıcı insanların psikolojisine olan ilgisi o zamanlar başladı. Bu iki bilgi alanını bütünleştirme fırsatını, Iowa’da üç yıl İngilizce okuttuktan sonra Tıp okumaya karar verdiğinde elde etti.

Tıp fakültesi son sınıfa geldiğinde, yaratıcılık ve zihinsel rahatsızlıkla ilgili bir araştırma planladı. Yazarlar Çalışma Grubu’nun öğretim üyelerini kullanarak, yaratıcılık ve psikopatoloji üzerine iyi tasarlanmış bir çalışma başlattı. Gruptaki “sürekli öğretim üyeleri” sınırlı sayıdaydı. İki şair ve iki yazarın dışındakiler, Iowa’daki dinginliğin ve içlerine dönüp uzun uzun düşünebilmenin cazibesine kapılarak bölgeye gelmiş seçkin “ziyaretçi yazarlar” dı. Yazarlar arasında Kurt Vonnegut, Jori Graham, Gail Godwin, John Irving gibi çağdaş Amerikan edebiyatının çok sayıda yetkin ismi vardı. Nancy örneklemesini bu kaynaktan oluşturdu.

Çalışmada, yazarlar grubundan on beş yazar ve bu yazarlarla hem yaş hem de eğitim olarak aynı düzeyde olan, ancak üst seviyede yaratıcılık gerektirmeyen işlerde çalışan on beş kişilik bir kontrol grubu vardı. Yayımlanma aşamasına gelmesi birkaç yıl süren çalışmadan çıkan sonuç şaşırtıcıydı: Yazarların çoğu tek kutuplu ya da çift kutuplu depresyonun tanı ölçütlerine uyan ruh hali bozuklukları ile dolu bir geçmişe sahipti. Kimi hastaneye yatmış, kimi ilaç kullanmış; bazıları da terapi görmüştü.

Ağır depresyon ve mani dönemleri geçirmiş olsalar da, kendilerini rahatlıkla ifade edebiliyorlar; arkadaş ve aileleriyle yakın ilişkiler içinde olabiliyorlardı. Sevilen, eğlenceli, işlerinde disiplinli ve ilginç insanlardı. Bu yönleriyle, Freud’un sağlık tanımının yaşayan örnekleri oldukları söylenebilirdi: “Seviyorlar ve üretiyorlardı”. Öte yandan, yaratıcılığın doğası hakkındaki diğer yaygın görüşü de kanıtlıyorlardı: “Çılgınlığa yakındılar.”

Çoğunun ağır ruhsal bozukluk dönemleri geçirdiği kesindi. Yaratıcılıkları, bu dönemler süresince olumsuz etkileniyordu, ancak ruhsal bozukluk dönemleri kalıcı ya da uzun süreli değildi. Hatta bu dönemler bazı durumlarda onlara, daha sonra yararlanabilecekleri güçlü bir malzeme bile sağlıyordu.

Nancy'nin bulguları, Psikolog Kay Jamison’ın, Büyük Britanyalı kırk yedi şair, oyun yazarı, romancı, biyografi yazarı ve sanatçıyı inceleyen çalışması ile de doğrulandı. Veriler, Britanyalı seçkin entelektüellerin önemli bir bölümünün yüksek oranda ruhsal bozukluk yaşadığını belgeledi. Örneklemin yüzde 38’inden fazlası duygusal rahatsızlıklardan dolayı tedavi görmüştü. En yüksek oran oyun yazarlarında, ikinci en yüksek oransa şairlerde görülüyordu. Bu oranlar Yazarlarla Atölye Çalışması’nın oranlarıyla ikna edici ölçüde yakındı.

Yaratıcılık ve zihinsel rahatsızlık arasındaki ilişkiye ikinci destek, yirminci yüzyılın ortalarında eserler vermiş 15 soyut dışavurumcuyu inceleyen, Harvard’lı Psikiyatrist Joseph Schildkraut’tan geldi. Çalışmada, sanatçıların yüzde 50’sinin bir çeşit psikopatolojiye sahip olduğu ortaya çıktı. Sanatçılar arasında alkol sorunu yaygındı. Grup, ayrıca, erken ölüme eğilimliydi. Yaklaşık yüzde 50’si altmış yaşından önce ölmüştü. İkisi intihar etmiş, ikisiyse araba kullanırken tek araçlı kazalarda hayatını kaybetmişti.

YARATICILIK VE ZİHİNSEL RAHATSIZLIK

Yaratıcı insanlar her şeyi taze ve yeni bir şekilde algılarlar; bu da yaratıcılık için önemli bir temeldir. Ama aynı zamanda iç dünyaları karmaşık ve kolay kolay cevaplanamayacak kadar çok soruyla doludur. Daha az yaratıcı olanlar, anne babalar, öğretmenler, din adamları gibi bilirkişilerin söylediklerine dayanırlarken, yaratıcı kişiler daha belirsiz ve bulutumsu bir dünyada yaşarlar. Fazla sorgulayıcı olmalarından ya da geleneklere uymamalarından ötürü eleştirilmeye, reddedilmeye katlanmak zorunda kalırlar. Bu durum depresyon ve sosyal yabancılaşma eğilimini artırır.

Yaratıcı beyin, çok sayıda uyaranı filtrelemekte sorun yaşayabilir. Nancy’nin, Atölye Çalışma Grubu’ndaki yazarlar zaman zaman dış uyaranların baskınına uğradıklarından ötürü dikkatlerinin dağıldığından şikayet ediyorlardı. Yaşamlarını, uzun süreler boyunca diğer insanlarla ilişki kurmalarını engelleyecek şekilde düzenlemek zorunda kalıyorlardı. Beyinlerinin çok fazla uyaranın akınına maruz kalması, manik coşkuya yol açabilecek bir mekanizmayı tetikliyordu. Manik dönemlerinde fazlasıyla enerjik, konuşkan ve fikirlerle doluydular. Sıradan insanlardan daha çok uyaran alan kişiler olarak, daha yüksek bir farkındalığa; uygunsuz uyarıları kolayca filtreleyebilen birine göre daha sıra dışı algılara ve duygulara sahiptiler. Ancak bu manik coşkuyu genelde depresif bir çöküş dönemi takip ediyordu. Bu dönemde, sosyal ilişkilerden ve neredeyse hemen her şeyden uzak durarak dengeyi sağlamaya çalışıyorlardı.

Zihinlerinde, garip ve akıldışı görünen çağrışım zincirleri yerlerinden koparak yeni bağlantılar oluşturuyordu. Saatlerce sürebilen bir çözünme süreci boyunca sözcükler, görüntüler ve fikirler birbirleriyle çarpışıp duruyordu. Ve sonunda, sıradan ölümlülerin başaramayacağı şekillerde düşünmelerine olanak sağlayan beyinleri sayesinde, güzelliği arayıp; bunu edebiyat yoluyla ifade edebilen muhteşem eserler yaratıyorlardı. Ama bu yetenek onlar için aslında hem bir lütuf hem de bir cezaydı: Onları aşırı duyarlı ve kırılgan kişiler yaparak bazı zamanlarda çılgınlığın kıyısına kadar sürükleyen ağır bedelli bir ceza.

KAYNAKLAR

Andreasen, N.C. (2009). Yaratıcı Beyin Dehanın Nörobilimi (Çev:Kıvanç Güney). Ankara: Arkadaş Yayınevi.

Psk Emir Emre Doğan

 
PSİKOTERAPİ
PSİKOLOJİ KONULU MAKALELER

Ana Sayfa | Hakkımızda | Bize Ulaşın | Üye Ol | Haber Arşivi | Sık Kullanılanlara Ekle Antalya Kadın Doğum hediyelik eşyagüvenlik kamera
  © Her Hakkı Mahfuzdur. 2007 www.antalyaterapi.com Web Tasarım